Uzun zaman oldu yazamıyorum, farkındayım. Adeta kendimi bir süre nadasa çektim. Bu süre zarfında bol bol eğitim seminerlerine katıldım. Yurt içi-yurt dışı seyahatler gerçekleştirdim. Farklı okumalar yaptım. Bazen insan yazmadan önce şöyle bir demlenmeli diye düşünüyorum. Bilmiyorum hala hazır mıyım? Ama yine de bir kaç satır yazmak istedim.
Katıldığım bir çok eğitim seminerinin ana konusu: "Türk eğitim sisteminin geriliği, çağ dışı kalmış olması, artık ihtiyaçlara cevap vermiyor" oluşuydu. Evet, haklılar. Sistem çoktan öldü ve bizler de bir ölünün arkasından konuşmaktan öte işler yap(a)mıyoruz. Ama maalesef, hepimiz sadece durum tespiti yapıyoruz. Kral çıplak! diye bağıranların yine hiç birisi ortaya bir çözüm önerisi getir(e)miyor. "Sistem öldü, ihtiyaçlara cevap vermiyor"
Peki, biz ne yapalım?
Ortaya koydukları çözüm önerileri Türkiye gerçeğinden çok uzak öneriler. Sanki başka bir ülkede yaşıyorlar da bu ülkeden bihaber isteklerini sıralıyorlar. Bizleri kıyasladıkları ülkeler ABD, Japonya, Almanya, İngiltere vs. gibi sanayi devrimlerini 200 yıl öncesinde tamamlamış, ağır sanayi yatırımları yapmış, eğitim seviyelerini toplumun ciddi manada büyük bir kesimine yaymış ülkeler. Bizim ülkemizde daha geçen seneye kadar köyünde elektrik olmayan yerler vardı. (kaynak: ntvmsnbc) Allah aşkına, lütfen birileri ayağı yere basan hedefler koysun ve adım adım gerçekleştirmemiz için bizlere yol göstersin.
Yarı İngilizce yarı Türkçe terimlerle üstten üste konuşarak, Türkiye halkını aşağılayan, onlara tepeden bakan konuşmalar bizlere hiç bir fayda vermedi, vermeyecek de. Bilmem hangi ülkede yapılan araştırmaya göre Türkiye'de işler şöyleymiş, bu kadar geri kalmışız vs. vs. Hani ataların güzel bir sözü var tam yerinde, yumurta kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmemiş.
Artık şu aşağılamaya bir son verelim. Gelin sürekli aynı haberleri ısıtıp ısıtıp önümüze koymak yerine, gerçekçi hedefler koyalım. Geçim derdi olan bir ülkeye, yüksek hedefler koyarak hepten hevesimizi kırmayalım.
Öncelikle öğrencilere aç olduğunu hissettirmekle işe başlayabiliriz, diye düşünüyorum. Malum tok ağırlamak zordur derler, karşımızdaki kitle aç olduğunun farkında bile değil. Sadece kuru bilgileri ezberlemek onları tatmin etmiyor. Onlara gerçek hayatta da işlerine yarayacak bir takım bilgileri edinebilecekleri yerleri gösterelim. Biz öğretelim demiyorum, en azından onlara bir yol gösterelim. Bir ufuk çizelim ve bu süreçte onları destekleyelim. Tabi ki öncelikle bizlerin bu farkındalığa sahip olması gerekiyor. Bildiklerimizin yeterli olmadığını, günümüzde adeta yok hükmünde olduklarını kabul etmemiz gerekiyor. Daha fazla araştırmalı, okumalı imkanlar dahilinde yeni yerler görmeliyiz. Bizler hayata at gözlüğüyle bakarsak, çevremizdekiler gözlerini bile açma zahmeti göstermeyeceklerdir. Biliyorum, söylediklerim kolay değil, farkındayım. Ama kurtardığımız tek bir deniz yıldızının bile hayatında ne kadar önemli bir yer tutacağını düşünerek bu işi yapmalıyız. Unutmayalım ki onlar bizim geleceğimiz, yarınlarımız. Daha güçlü yarınlar istiyorsak şimdiden yatırımlarımızı doğru yapmalıyız.
Teşekkürler.
24.04.2016
Sarıyer-İstanbul
24 Nisan 2016 Pazar
18 Şubat 2016 Perşembe
10 Soruda Hukuk Fakültesi
*10 Soruda Hukuk
Fakültesi
1. Hukuk fakültesi okumak için TM’mi yoksa
MF’mi seçmeliyim?
Hukuk
fakülteleri TM puanı yani eşit ağırlık alanından öğrenci almaktadır. Bu
nedenle, kesinlikle hukuk okumaya karar vermiş bir öğrencinin MF yani sayısal
bölümde okumasına gerek yoktur. Hem gereksiz yere biyoloji, fizik, kimya
çalışması gerekecektir hem de muhtemel zorluk karşısında ders notlarını
düşürerek AOBP ( ağılık ortaöğretim başarı puanı) aşağı çekecektir.
2. TM-3 soru ve puan dağılımı nedir? Kaç soru
yapsam kaç puan alırım?
TM-3 soru ve puan dağılımı aşağıdaki
gibidir.
YGS
Türkçe-
%15 – 40 soru
Matematik- %10 – 40 soru
Sosyal Bilgiler- %10 – 40 soru
Fen bilimleri- %5 – 40 soru
LYS
Edebiyat- %25 - 56 soru
Coğrafya- %10 – 24 soru
Matematik- %18- 50 soru
Geometri- %7 – 30 soru
TABAN
PUAN: 100
DERS
|
KAT SAYISI
|
TÜRKÇE
|
1,61
|
SOSYAL
BİLGİLER
|
0,97
|
TEMEL
MATEMATİK
|
1,035
|
FEN
BİLİMLERİ
|
0,38
|
EDEBİYAT
|
1,96
|
MATEMATİK
|
1,57
|
GEOMETRİ
|
0,42
|
COĞRAFYA
|
1,55
|
3. Hukuk fakültesi tercihinde matematik ne
kadar önemlidir?
Matematik
geçtiğimiz sene yapılan değişikle birlikte birinci öncelik ders olmaktan ikinci
öncelikli ders olma durumuna gerilemiştir. Ama yine de hala çok önemli ve seçici
bir derstir. Bu nedenle, öğrenci yapabildiği kadar matematik yapmalıdır. Bu hem
puanını yükseltecektir hem de tercihini kolaylaştıracaktır. ( Yukarıdaki
tablodan da görüldüğü üzere, katsayısı oldukça yüksektir. Aynı zamanda standart
sapmanın matematik üzerinden daha fazla ayırt edici olduğunu unutmamak
gerekli.)
Ayrıca hukuk
fakültesinde soyut matematik gibi ileri derece matematik dersleri vardır. Matematiği
sevmeyen, yapamayan öğrencilerin bir kez daha hukuk fakültesi tercihini düşünmesini
tavsiye ederim.
4. Günlük ne kadar ders çalışmam gerekli? Kaç
soru çözsem yeterli olur?
Bu soruya
öğrencinin kendisi cevap vermek durumundadır. Öncelikle öğrenci, şunu
düşünmelidir : “ben hukuk fakültesini ne kadar istiyorum?” bu soruya cevap
verdikten sonra, içinde bulunduğu sınıfı da göz önünde bulundurarak, kendisine
bir program hazırlamalıdır. Ama şöyle bir tavsiyede bulunabilirim. Temel matematik
ve Türkçe derslerinden eksiği kalmayacak kadar kısa sürede konuların
halledilmesi ve soru çözümüne başlanması işleri kolaylaştıracaktır.
Soru çözümünden
önce konu bitirilmelidir. Fakat biten her konuyla ilgili en az 2 farklı
kaynaktan mümkünse 3-4 test çözülmelidir. Yapılamayan soruların tamamı
çözdürülmeli ve diğer konuya öyle geçilmelidir.
5. Edebiyat çalışmaya ne zaman başlamalıyım?
YGS sonrası çalışmak yeterli olur mu?
YGS ile birlikte edebiyat dönemlerine de çalışmak iyi olacaktır. Alt yapı ne kadar sağlam olursa üstüne bir şeyler eklemek o kadar kolay olacaktır. Öğrenci dönemleri güzelce öğrenir, yani "Servet- i Fünun Edebiyatı" denildiğinde bunun 1896- 1901 yıllarını kapsadığını bilirse, o döneme ait özellikleri de kolayca öğrenebilecektir.
Eğer alt yapı olarak eksiği bulunmuyorsa, yani öğrenci dönemlere hâkimse, YGS’den sonra edebiyat çalışmak yeterli olacaktır. Ama öğrencinin dönemler konusunda eksiği çoksa, o halde ne kadar çalışsa da unutması o denli çabuk olacak ve yine bol hata yapacaktır.
Ben öncelikle dönemin iyice kavranmasını tavsiye ederim. Şair, eser ve özellik ezberlemesi sonrasında daha kolay olacaktır.
Eğer alt yapı olarak eksiği bulunmuyorsa, yani öğrenci dönemlere hâkimse, YGS’den sonra edebiyat çalışmak yeterli olacaktır. Ama öğrencinin dönemler konusunda eksiği çoksa, o halde ne kadar çalışsa da unutması o denli çabuk olacak ve yine bol hata yapacaktır.
Ben öncelikle dönemin iyice kavranmasını tavsiye ederim. Şair, eser ve özellik ezberlemesi sonrasında daha kolay olacaktır.
6. Hukuk Fakültesi mezunları ne iş yapar?
Hukuk fakültesi mezunları avukat, hâkim,
savcı, noter, elçi ve mülki-idari amir olabilmektedir.
7.
“Ben
topluluk karşısında konuşamıyorum.” Yine de hukuk fakültesi okuyabilir miyim?
Hukuk fakültesi mezunlarının topluluk
karşısında konuşması gerekmemektedir. Şöyle ki, 10 yıldır çalışan bir avukatın,
bir defa olsun mahkeme salonuna gitmediğini biliyorum. Hukukun birçok alt dalı
bulunmaktadır. Bu nedenle, kişi kendisine uygun olan alanı seçebilmektedir.
8. Hukuk fakültesi tercihinde özel mi yoksa
devlet mi üniversitesi seçmeliyim?
Son yıllarda özel üniversitelerin çoğalması
ile özel üniversiteler, devlet üniversitelerine oranla daha fazla imkân sunmaya
başladı. Bu nedenle de özel üniversitelerin tercih edilmesi halinde öğrencinin
daha fazla imkâna kavuşabileceğini unutmamak gerekir. Ama diğer yandan, devlet
üniversitelerinin de köklü bir geçmişi ve ismi bulunmaktadır. Bunun da öğrenci
için faydalı yanları olacaktır. Özetle, tercih yapılmadan önce iyi araştırma
yapılması gerekmektedir. Ön yargıları bir kenara bırakarak, imkânların en iyi
şekilde değerlendirilmesi öğrencin lehine olacaktır.
9. Yabancı dil bilmenin hukuk fakültesi için
bir faydası var mıdır? Yurt dışında çalışabilir miyim? Yurt dışında hukuk okusam,
Türkiye’de çalışabilir miyim?
Çoğumuz hatırlar
ki, geçtiğimiz yıllarda “twitter” Türkiye tarafından kapatıldı. Bunun üzerine,
twitter kendi hakkını savunabilecek bir avukat arayışına girdi. Bulması da öyle
çok kolay olmamıştı.
Malumunuz,
sınırlar artık sadece kâğıt üzerinde bir anlam kazanıyor. Türkiye gelişmekte
olan bir ülke olarak, birçok yabancı şirketle iş yapıyor. Yine aynı zamanda
ülkemizde hatrı sayılır bir yabancı nüfus yaşıyor, çalışıyor. İşte bu durumda,
yabancı dil bilen bir avukatın iş imkânı her zaman daha fazla olacaktır. Ayrıca
elçiliklerde çalışabilmek için de yabancı dil şartı bulunmaktadır.
Yurt dışında
çalışmak için, çalışmak istediğiniz ülkenin şartlarını karşılamak zorundasınız.
O ülkenin avukatlarıyla aynı bilgiye ve donanıma sahip olmanız istenmektedir. Türkiye’de
hukuk okuyan birisinin, Türk hukuku ve kanunlarını öğreneceği düşünülürse, imkânsız
olmamakla birlikte, yurt dışında iş bulmak kolay görünmemektedir.
Yurt dışında
hukuk okumakla ilgili bir çok spekülasyon bulunmaktadır. Buna noktayı YÖK
bizzat kendisi koymuştur. Öncelikle yurt dışında hukuk okumak isteyen öğrenci,
o yıl Türkiye’de yapılan YGS-LYS’de ilk 150 bin içerisine girmiş olmalıdır. Aksi
halde YÖK diplomasını tanımayacaktır.
Yabancı ülkeden
alınan diploma iki şekilde Türkiye’de iş yapar. İlki denklik diğeri tanıma.
Denklik için okuduğu üniversite diplomasını alarak Türkiye’de yapılan denklik
sınavına girer. Yeterli puan alması durumunda diploması geçerli olacaktır.
Tanıma ise YÖK tanıdığı, kabul ettiği bit üniversiteden mezun olma durumunda
direkt olarak diplomasını tanıyacaktır.
10. Sizce, hukuk geleceğin mesleği midir?
Tarih boyunca insanların
aralarında anlaşmazlık çıkmış ve gelecekte de çıkmaya devam edecektir. Sadece insanların
kendi arasında olan anlaşmazlıklar değil aynı zamanda insan-devlet,
devlet-devlet arasındaki anlaşmazlıkların da çözümü için “hukuk” hayati önem
taşımaktadır. Bu nedenle, şimdinin ve yarının vazgeçilmez mesleği olarak hukuk
fakültesini her zaman öneririm. Ama bir farkla, geçen 10 yılda bu denli hızlı
değişen dünyanın düzenine ayak uydurabilecekler, gelecekte var olmaya devam
edecektir. Artık klasik manadaki hiçbir iş varlığını devam ettiremeyecektir. İnovasyon
her alanda olduğu gibi hukuk alanında da değişimi zorunlu kılmaktadır. Değişimin
karşısında mukavemet göstermeyecek bireyler için hukuk her zaman fırsatlara
çevrilecek bir bölüm olacaktır.
Sedat Yılmaz
Eğitim Danışmanı
6 Şubat 2016 Cumartesi
Elbet Bu Histeri Bitecek!
Son yıllarda Türk eğitim sistemi bir sarmalın içerisine girdi: "Sınavlar çıkmazı."
Değiştirilen sistem ve nihayetinde her yıl denenen yeni sınavlar, artık öğrencileri canından bezdirmiş halde. Çağın çok gerisinde kalan ve maalesef güncel hiç bir soruna çare bulamayan bu eğitim sisteminin ürünü olan sınavlar, inanıyorum ki yakında tedavülden kalkacaktır.
Değiştirilen sistem ve nihayetinde her yıl denenen yeni sınavlar, artık öğrencileri canından bezdirmiş halde. Çağın çok gerisinde kalan ve maalesef güncel hiç bir soruna çare bulamayan bu eğitim sisteminin ürünü olan sınavlar, inanıyorum ki yakında tedavülden kalkacaktır.
Milli Eğitim Bakanlığı uzun yıllardır yapılandırmacı eğitim- yenilikçi bir sistem- üzerine çalışıyor. Çok büyük ve uzun uğraşlar gerektiren bir süreç, kabul etmek gerekli. Elbette, bunun bir anda olmasını beklemek safdillik olur. Ama günü geldiğinde hiç kimse bu değişime karşı koyamayacak ve yeniliklerin karşısında, bu sistemi kabul etmek zorunda kalacak.
Peki, bizler o güne ne kadar hazırlıklıyız?
Geçenlerde okuduğum bir yazının size ana fikrinden bahsetmek istiyorum. Öğretmenlik hakkındaydı. Öğretmen kelimesinin etimolojik yapısından hareketle, nasıl yanlış bir mana yüklendiğinden bahsediyordu. Öğretmen, aslında öğrencilere farkındalık oluşturmak için onlara rehberlik eden kişi olması gerekirken, maalesef bu sistem içerisinde sadece bilgiyi aktaran kişi konumunda. Fakat bu sistem dahilinde, karşısındaki öğrenci açlığının farkında bile değil. Tok ağırlamak zordur atasözü minvalinde, istemeyen öğrenciye bir şey öğretmek hem çok güç hem de bir o kadar da can sıkıcıdır.
Öğrenciler, bu çağın çocukları yani "tablet neslinin" çocuklarıdır. Yani bilgi sadece bir kaç saniye uzağında yer alıyor onların. Tekrardan ezberi bir bilgiyi onlara aktarmak hatta bu bilgiyi ezberletmeye çalışmak, sadece kaynakların gereksiz ve bir o kadar da yanlış kullanılmasına yol açacaktır.
Her şeyden önce bu çocuklara açlıklarını hissettirmeliyiz.
Her şeyden önce bu çocuklara açlıklarını hissettirmeliyiz.
Problem durumunu fark ettirmeden çocuklara çözüm yollarını göstermeye çalışmak, anlamsızca bir hareketten başka bir şey olmayacaktır. Ortada gerçekten de çok büyük bir problem var; ama maalesef öğrenciler bu durumdan bi-haber. Aileler çocukların yerine risk alıp, taşı tek başına kaldırmaya çalışıyor, çocuk da bu süreçte elini taşın altına sokmaktan bile kaçınıyor.
Doğru hedefler belirlemek, başarıya gidecek yolda en önemli adımdır.
Çoğu öğrenciye gelecekte ne iş yapmak istiyorsun? diye sorduğumda adeta her biri ezberletilmiş gibi, "doktor, avukat ya da mühendis" diyor. Bunlar geçen yüz yılın trend meslekleri olsa da artık, günümüzde bu mesleklerin yerini daha farklı ve belki de başarılı meslek dalları aldı. Artık günümüz "iletişim" çağı. Hangi mesleği yapacaksanız yapın yanında "iletişim" olmayan bir meslek size gelecekte kazandırmayacaktır.
Google, Facebook, Instagram vb. gibi dev şirketler geleceğe yön verecek.
Gelecek tamamen iletişim çağı olacak. Bu nedenle, şimdiden yarınlara yatırım yapmak istiyorsak kendimizi çağın gereklerine açık ve hazır olarak yetiştirmemiz gerekiyor. Yaptığınız veya yapacağınız işte vazgeçilmez olmak istiyorsanız, çağın tüm gereklerini de yerine getirmeniz gerekiyor. Bir çok şirket belki de gelecek 10 yılda tarihe karışacak. Yazılım ve kodlama bilmeyenlerin işi gerçekten de zor olacağa benziyor. Kısa zamanda iş başvurularında sadece "facebook ya da twitter" hesabınızın adını verin yeterli demeye başlayan şirketler oldu. Varın gelecek 10 yılı siz hayal edin.
Sisteme kızmak bize bir şey kazandırmaz, krizi fırsata çevirin.
Biliyorum istesek çok açığını sayar dökeriz bu sistemin. Peki, bize ya da size bunun ne kazancı olacak? Ben yerinize cevaplayayım :" Hiç bir şey"
Krizi fırsata çevirmek sizin elinizde, neler yapabilirsiniz? Size bir kaç başlıkta sıralayım.
1. Yabancı dil öğrenin. ( Konuşmak da çok önemli ama akademik olarak İngilizcenizi geliştirin. Yabancı kaynaklardan makaleler okuyun. Gelecekte yapmak istediğiniz işle alakalı yapılan çalışmaları okuyun. Günceli takip edin.)
2. Yabancı kaynaklı haber sitelerini takip edin. Mesele Rusya'daki krizi öğrenin. Ya da Çin'in para politikasını takip edin. Tüm dünyadan haberiniz olsun. Bu konuda TED TALKS işinize çok yarayacaktır.
3. Mektup arkadaşlarınız olsun. Hepinizin facebook, instagram hesabı mevcut. Oradan girin farklı ülkelerden insanlarla konuşun. Onların kültürlerini öğrenin. Merak ettiğiniz ne varsa sorun.
4. Seçeceğiniz üniversitenin ya da okuyacağınız bölümün yurt dışındaki fırsatlarını araştırın. En azından kısa bir süreliğine de olsa yurt dışı deneyimi elde etmeye çalışın.
Ve son olarak her şeyden önce KORKMAYIN- KENDİNİZE GÜVENİN!
Google, Facebook, Instagram vb. gibi dev şirketler geleceğe yön verecek.
Gelecek tamamen iletişim çağı olacak. Bu nedenle, şimdiden yarınlara yatırım yapmak istiyorsak kendimizi çağın gereklerine açık ve hazır olarak yetiştirmemiz gerekiyor. Yaptığınız veya yapacağınız işte vazgeçilmez olmak istiyorsanız, çağın tüm gereklerini de yerine getirmeniz gerekiyor. Bir çok şirket belki de gelecek 10 yılda tarihe karışacak. Yazılım ve kodlama bilmeyenlerin işi gerçekten de zor olacağa benziyor. Kısa zamanda iş başvurularında sadece "facebook ya da twitter" hesabınızın adını verin yeterli demeye başlayan şirketler oldu. Varın gelecek 10 yılı siz hayal edin.
Sisteme kızmak bize bir şey kazandırmaz, krizi fırsata çevirin.
Biliyorum istesek çok açığını sayar dökeriz bu sistemin. Peki, bize ya da size bunun ne kazancı olacak? Ben yerinize cevaplayayım :" Hiç bir şey"
Krizi fırsata çevirmek sizin elinizde, neler yapabilirsiniz? Size bir kaç başlıkta sıralayım.
1. Yabancı dil öğrenin. ( Konuşmak da çok önemli ama akademik olarak İngilizcenizi geliştirin. Yabancı kaynaklardan makaleler okuyun. Gelecekte yapmak istediğiniz işle alakalı yapılan çalışmaları okuyun. Günceli takip edin.)
2. Yabancı kaynaklı haber sitelerini takip edin. Mesele Rusya'daki krizi öğrenin. Ya da Çin'in para politikasını takip edin. Tüm dünyadan haberiniz olsun. Bu konuda TED TALKS işinize çok yarayacaktır.
3. Mektup arkadaşlarınız olsun. Hepinizin facebook, instagram hesabı mevcut. Oradan girin farklı ülkelerden insanlarla konuşun. Onların kültürlerini öğrenin. Merak ettiğiniz ne varsa sorun.
4. Seçeceğiniz üniversitenin ya da okuyacağınız bölümün yurt dışındaki fırsatlarını araştırın. En azından kısa bir süreliğine de olsa yurt dışı deneyimi elde etmeye çalışın.
Ve son olarak her şeyden önce KORKMAYIN- KENDİNİZE GÜVENİN!
24 Ocak 2016 Pazar
NEDEN "HIZLI OKUMA" YAPMALIYIZ?
Son günlerde en çok duyduğum soruların başında geliyor:
"- Hocam, neden hızlı okuma yapmalıyız?"
Gelişen ve değişen dünyada, son 10 yılda neredeyse hiç bir şey eskisi gibi kalmadı. Özellikle akıllı telefonların, tabletlerin, bilgisayarların bu kadar fazlalaşması ve yine bu kadar kolay ulaşılabilir olması, bu teknolojik cihazlara sahip olmayan kimseyi bırakmadı.
Bu teknolojinin mirası da bizlere, dikkat dağınıklığı ya da diğer adıyla hiperaktivite oldu. Geçen 10 yılda neredeyse 10 çocuğun 2'sinde bu duruma rastlanırken, şimdilerde sayı 6-7'ye kadar çıkmış bulunmakta maalesef.
Haliyle bu durumda öğrencilerin okuma ve anlama hızlarını geriletiyor. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, günümüzde okuma hızı geçen yıllara oranla çok daha düştü ve anlamayı da bir o kadar azalttı. Bu duruma bizzat ben de şahit olmaktayım. Öğrencilerin son yıllarda en çok şikayet ettiği derslerin başında Türkçe geliyor çünkü, neredeyse en fazla zaman harcadıkları ve yine en fazla yanlış yaptıkları ders oldu.
TEOG, YGS, ALES gibi sınavlarda okumaya yönelik soruların hem çok zaman alması hem de çok fazla yanlış yaptırması öğrencileri baya zorlamakta. Bunun önüne geçebilmek için de öğrenciler daha fazla test sorusu çözüyor fakat yine de pek bir ilerleme katedemiyorlar.
Hızlı Okuma Nedir?
Hızlı okuma, ilk defa 2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Pilotların kendi uçaklarını vurmaması için, uçakların üzerindeki harfleri- stres anında da- hızlı bir biçimde okuması için denenmiş. Elde edilen başarı şaşırtıcı derecede yüksek olunca, savaş sonrasında hızlı okumaya uyarlanmıştır.
Normal (vasat) bir okur dakikada 150-200 kelime okumaktadır. Okuma hızı düştükçe -sanılanın da aksine- anlama hızı da düşecektir. (Bir çok öğrenci hızlı okunduğunda anlamadığını savunmaktadır.) Unutmayalım ki, göz hiç bir zaman beyinden daha hızlı çalışamaz.
Hızlı okuma sayesinde, anlayarak okuma hızınızı 2-3 kat geliştirerek tüm okuma sorunlarınızdan kurtulabilirsiniz. Bu sayede hem hızlı okuma yöntemlerini öğrenip hem de okuduklarınızı daha iyi anlayabilirsiniz. Etkili okuma sistemi 4 adımdan oluşup, okuyucu için okuma hızını ve okuduklarını anlama yeteneklerini geliştiren, gereksinim duyulan bilgiye hızlı bir biçimde ulaşmalarını sağlayan bir sistemdir. Uygulamanın tam anlamıyla uygulanmasıyla, 2-5 haftalık bir süre sonunda, okuyucunun hız grafiği ortalama 2-4 kat arttığı gibi, anlama yeteneği de önemli ölçüde yükselir. Bu şu anlama gelir: Hızlı okuma tekniklerini uygulayan bir okur "20 saatte 4 adet 450 sayfalık bir kitabı bitirebilir."
Peki, nasıl hızlı okuruz?
Bir eve yukarıdan bakıldığında bakış net ve kapsayıcıdır. Böyle bir durumda evin odaları bir şey ifade etmiyorken evi olduğu gibi görürüz. Tam bu noktada asıl olan bakış açısı ve onun kapladığı alandır. Aynı şekilde ağaçlık bir arazide, ağaç şekillerini ona ait yer şekillerinde ortalama ne kadar ağaç olduğunu algılayamayız. Hızımız da ifadesiz kalır, ancak bakış açımızı genişlettiğimizde (kuş bakışı) tüm bu özellikleri kavramamız daha kolay olur. Bütün, başlı başına bir tektir. Parçaların toplamı şeklindeki tarif bile yeterli bir ifade değildir. Çünkü her bütün kendisinin parçasıdır. Örneğin; sayfa sözcükler yanında bütündür, kitabın yanında parçadır. Eğer paragrafları parça olarak kabul edersek ve bu tekniklerle çalışmalarımızı hızlandırırsak yol kat ederiz.
"- Hocam, neden hızlı okuma yapmalıyız?"
Gelişen ve değişen dünyada, son 10 yılda neredeyse hiç bir şey eskisi gibi kalmadı. Özellikle akıllı telefonların, tabletlerin, bilgisayarların bu kadar fazlalaşması ve yine bu kadar kolay ulaşılabilir olması, bu teknolojik cihazlara sahip olmayan kimseyi bırakmadı.
Bu teknolojinin mirası da bizlere, dikkat dağınıklığı ya da diğer adıyla hiperaktivite oldu. Geçen 10 yılda neredeyse 10 çocuğun 2'sinde bu duruma rastlanırken, şimdilerde sayı 6-7'ye kadar çıkmış bulunmakta maalesef.
Haliyle bu durumda öğrencilerin okuma ve anlama hızlarını geriletiyor. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, günümüzde okuma hızı geçen yıllara oranla çok daha düştü ve anlamayı da bir o kadar azalttı. Bu duruma bizzat ben de şahit olmaktayım. Öğrencilerin son yıllarda en çok şikayet ettiği derslerin başında Türkçe geliyor çünkü, neredeyse en fazla zaman harcadıkları ve yine en fazla yanlış yaptıkları ders oldu.
TEOG, YGS, ALES gibi sınavlarda okumaya yönelik soruların hem çok zaman alması hem de çok fazla yanlış yaptırması öğrencileri baya zorlamakta. Bunun önüne geçebilmek için de öğrenciler daha fazla test sorusu çözüyor fakat yine de pek bir ilerleme katedemiyorlar.
Hızlı Okuma Nedir?
Hızlı okuma, ilk defa 2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Pilotların kendi uçaklarını vurmaması için, uçakların üzerindeki harfleri- stres anında da- hızlı bir biçimde okuması için denenmiş. Elde edilen başarı şaşırtıcı derecede yüksek olunca, savaş sonrasında hızlı okumaya uyarlanmıştır.
Normal (vasat) bir okur dakikada 150-200 kelime okumaktadır. Okuma hızı düştükçe -sanılanın da aksine- anlama hızı da düşecektir. (Bir çok öğrenci hızlı okunduğunda anlamadığını savunmaktadır.) Unutmayalım ki, göz hiç bir zaman beyinden daha hızlı çalışamaz.
Hızlı okuma sayesinde, anlayarak okuma hızınızı 2-3 kat geliştirerek tüm okuma sorunlarınızdan kurtulabilirsiniz. Bu sayede hem hızlı okuma yöntemlerini öğrenip hem de okuduklarınızı daha iyi anlayabilirsiniz. Etkili okuma sistemi 4 adımdan oluşup, okuyucu için okuma hızını ve okuduklarını anlama yeteneklerini geliştiren, gereksinim duyulan bilgiye hızlı bir biçimde ulaşmalarını sağlayan bir sistemdir. Uygulamanın tam anlamıyla uygulanmasıyla, 2-5 haftalık bir süre sonunda, okuyucunun hız grafiği ortalama 2-4 kat arttığı gibi, anlama yeteneği de önemli ölçüde yükselir. Bu şu anlama gelir: Hızlı okuma tekniklerini uygulayan bir okur "20 saatte 4 adet 450 sayfalık bir kitabı bitirebilir."
Peki, nasıl hızlı okuruz?
Bir eve yukarıdan bakıldığında bakış net ve kapsayıcıdır. Böyle bir durumda evin odaları bir şey ifade etmiyorken evi olduğu gibi görürüz. Tam bu noktada asıl olan bakış açısı ve onun kapladığı alandır. Aynı şekilde ağaçlık bir arazide, ağaç şekillerini ona ait yer şekillerinde ortalama ne kadar ağaç olduğunu algılayamayız. Hızımız da ifadesiz kalır, ancak bakış açımızı genişlettiğimizde (kuş bakışı) tüm bu özellikleri kavramamız daha kolay olur. Bütün, başlı başına bir tektir. Parçaların toplamı şeklindeki tarif bile yeterli bir ifade değildir. Çünkü her bütün kendisinin parçasıdır. Örneğin; sayfa sözcükler yanında bütündür, kitabın yanında parçadır. Eğer paragrafları parça olarak kabul edersek ve bu tekniklerle çalışmalarımızı hızlandırırsak yol kat ederiz.
Kısacası, okumaya yeni başlayan bir çocuğa, gün gelip de harfleri bir bütün olarak göreceği, tek tek hecelemeden okuyabileceği söylendiğindeki şaşkınlık, çoğu kimse için de "hızlı okumada" yaşanmaktadır. Hızlı okuma bir tekniktir ve çalışmayı gerektirir. İstenildiğinde çok hızlı okuyabilen öğrencilerim olduğu için sizlere, imkansızı değil yapılabiliri anlatmak istedim.
Sedat Yılmaz
Türk Dili ve Edebiyatı
Öğretmeni
20 Ocak 2016 Çarşamba
Ödev vermeyelim peki, ne yapalım?
Milli Eğitim Bakanlığı yayınladığı bir genelgeyle yarı yıl tatilinde öğrencilere ödev verilmemesi gerektiğini söyledi. Genelgenin içerisinde "Yarıyıl tatilinde öğrencilerin dinlenmesi ve ikinci döneme dinlenmiş olarak gelmeleri gerektiği yönünde hatırlatma yapılarak" ödev verilmemesi gerektiği ısrarla vurgulandı.
Peki dünyada durum nasıl? Onlar nasıl ödevler veriyorlar ya da vermiyorlar?
- Uluslararası testlerde en başarılı olan Finlandiya’da ‘ödev vermeme yerine az ödev verme’ politikası uygulanıyor. Ülkedeki öğretmenler öğrencilere günde sadece yarım saat harcayacakları ödevler veriyor.
- Testlerde başarılı olan diğer ülkeler Japonya, Çek Cumhuriyeti ve Danimarka. Bu ülkelerde ortalama olarak haftada en az 1 saat ödev veriliyor.
- Ancak Tayland, Yunanistan ve İran gibi ülkelerin öğrencileri dünyada en fazla ev ödevi yapanların arasında olmalarına rağmen testlerde başarısız.
- ABD’de yaşları 6 ila 8 arasında değişen öğrenciler haftada 128 dakika ödev yapıyor. Ortaokul öğrencilerine ise günde 78 dakika ödev veriliyor. Buna rağmen Japon öğrenciler ABD’li öğrencilerden daha başarılı olarak biliniyor.
- İngiltere’de 5 yaşındaki öğrencilere haftada 1 saat ödev veriliyor. Ancak yaş ilerledikçe süre artıyor. 11 yaşındakiler için haftada 3 saat, 16 yaşındakiler için ise haftada 10 saat veya daha fazla ev ödevi veriliyor.
- Fransa’da ilkokul öğrencilerine ev ödevi vermek 1956 yılından bu yana yasak. Ancak yasağı dinlemeyen öğretmenler çocuklara ödev vermeye devam ediyor. Geçtiğimiz haftalarda bu duruma isyan eden bazı aileler yetkililere önlem alınması çağrısında bulunmuştu.
"Ödev vermek" başarı için gerekli midir?
Ödev kelimesi ucu oldukça açık bir kavram. Bu nedenle de, öğretmenlerin bu kavram altında yaptıkları yorumlar, bazen öğrenciler için işkence haline dönüşebiliyor. Fakat anlatılan derslerin tekrar edilmemesi, öğrenmenin gerçekleşmesi önündeki en büyük engel olacağı da su götürmez bir gerçek.
Nicelik olarak değil de nitelik olarak "dolu" ödevler elbette kazanımları artıracaktır. Fakat klasik anlamda "okuduklarımızdan anladıklarımız" tarzında ödevler artık demode oldu ve öğrencinin ilgisini çekmiyor. Kabul etsek de etmesek de bu çocuklar "tablet nesli" çocukları. Bu çocuklara demode usullerle ödevler verir, eğitim yapmaya kalkışırsak bu çocukları kazanamayıp hemen hepsini kaybedeceğiz. Şu soruyu kendimize sormamız gerekiyor, "Üzüm mü yemek istiyoruz? Bağcıyı mı dövmek istiyoruz?
Bir gerçek var ki, geçen 10 yıl çok şeyi değiştirdi. Şimdilerde, çok küçük yaşta çocukların bile ellerinde akıllı telefonlar ve süper hızlı internetleri bulunuyor. Bir kaç saniye içerisinde ulaşabilecekleri bir bilgiyi sormanın ve bunları ezberletmeye çalışmanın kimseye bir faydası dokunmayacak. Özetle "balık tutmayı değil, artık balık yemenin bir ihtiyaç olduğunu" çocuklarımıza fark ettirmemiz gerekiyor.
Eğitim sistemi maalesef bir "yük"
MEB'in ödevler konusunda gösterdiği bu radikal çıkışın bir benzerini de sistemin geneli için bekliyoruz. Maalesef müfredatlarımız çok yoğun. Çocuklarımız bu müfredatın altında eziliyorlar. Sonuç olarak da elde kalan yine hiçbir şey olmuyor. Kuru bilgi ezberlemekten öte, uygulamaya ve pratiğe dönük bir müfredatın uygulanması doğal olarak da klasik anlamdaki ödevleri engelleyecek ve böylece de bu şekilde bir genelgeye ihtiyaç kalmayacaktır. Tekeri patlak bir otomobille giderken arabanın başka aksamlarını eleştirmek için henüz çok erken diye düşünüyorum. Öğrencileri de sisteme dahil edebileceğimiz ve "öğrenciye rağmen" bir eğitim-öğretim yapmayacağımız gün inanıyorum ki, gelecekte bizi daha güzel ve aydınlık günler bekliyor olacaktır.
Her şeye rağmen ödev şimdilik şart görünüyor.
Öğretmenlerimiz ödev veremiyor olabilir. Ama bu ailelerin ya da çocukların bizzat takip yapmayacağı anlamına gelmiyor. 2 hafta uzun bir zaman. Sadece dinlenmek ikinci dönemin başından da 1-2 haftanın kaybolmasına neden olacaktır. Nasıl ki futbolcular devre arasında kamp yapıp antrenmalarına devam ediyorlar. Öğrencilerin de dönem arasında hem çalışarak hem de dinlenerek vakit geçirmelerini tavsiye ediyorum.
Sedat YILMAZ
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
Peki dünyada durum nasıl? Onlar nasıl ödevler veriyorlar ya da vermiyorlar?
- Uluslararası testlerde en başarılı olan Finlandiya’da ‘ödev vermeme yerine az ödev verme’ politikası uygulanıyor. Ülkedeki öğretmenler öğrencilere günde sadece yarım saat harcayacakları ödevler veriyor.
- Testlerde başarılı olan diğer ülkeler Japonya, Çek Cumhuriyeti ve Danimarka. Bu ülkelerde ortalama olarak haftada en az 1 saat ödev veriliyor.
- Ancak Tayland, Yunanistan ve İran gibi ülkelerin öğrencileri dünyada en fazla ev ödevi yapanların arasında olmalarına rağmen testlerde başarısız.
- ABD’de yaşları 6 ila 8 arasında değişen öğrenciler haftada 128 dakika ödev yapıyor. Ortaokul öğrencilerine ise günde 78 dakika ödev veriliyor. Buna rağmen Japon öğrenciler ABD’li öğrencilerden daha başarılı olarak biliniyor.
- İngiltere’de 5 yaşındaki öğrencilere haftada 1 saat ödev veriliyor. Ancak yaş ilerledikçe süre artıyor. 11 yaşındakiler için haftada 3 saat, 16 yaşındakiler için ise haftada 10 saat veya daha fazla ev ödevi veriliyor.
- Fransa’da ilkokul öğrencilerine ev ödevi vermek 1956 yılından bu yana yasak. Ancak yasağı dinlemeyen öğretmenler çocuklara ödev vermeye devam ediyor. Geçtiğimiz haftalarda bu duruma isyan eden bazı aileler yetkililere önlem alınması çağrısında bulunmuştu.
"Ödev vermek" başarı için gerekli midir?
Ödev kelimesi ucu oldukça açık bir kavram. Bu nedenle de, öğretmenlerin bu kavram altında yaptıkları yorumlar, bazen öğrenciler için işkence haline dönüşebiliyor. Fakat anlatılan derslerin tekrar edilmemesi, öğrenmenin gerçekleşmesi önündeki en büyük engel olacağı da su götürmez bir gerçek.
Nicelik olarak değil de nitelik olarak "dolu" ödevler elbette kazanımları artıracaktır. Fakat klasik anlamda "okuduklarımızdan anladıklarımız" tarzında ödevler artık demode oldu ve öğrencinin ilgisini çekmiyor. Kabul etsek de etmesek de bu çocuklar "tablet nesli" çocukları. Bu çocuklara demode usullerle ödevler verir, eğitim yapmaya kalkışırsak bu çocukları kazanamayıp hemen hepsini kaybedeceğiz. Şu soruyu kendimize sormamız gerekiyor, "Üzüm mü yemek istiyoruz? Bağcıyı mı dövmek istiyoruz?
Bir gerçek var ki, geçen 10 yıl çok şeyi değiştirdi. Şimdilerde, çok küçük yaşta çocukların bile ellerinde akıllı telefonlar ve süper hızlı internetleri bulunuyor. Bir kaç saniye içerisinde ulaşabilecekleri bir bilgiyi sormanın ve bunları ezberletmeye çalışmanın kimseye bir faydası dokunmayacak. Özetle "balık tutmayı değil, artık balık yemenin bir ihtiyaç olduğunu" çocuklarımıza fark ettirmemiz gerekiyor.
Eğitim sistemi maalesef bir "yük"
MEB'in ödevler konusunda gösterdiği bu radikal çıkışın bir benzerini de sistemin geneli için bekliyoruz. Maalesef müfredatlarımız çok yoğun. Çocuklarımız bu müfredatın altında eziliyorlar. Sonuç olarak da elde kalan yine hiçbir şey olmuyor. Kuru bilgi ezberlemekten öte, uygulamaya ve pratiğe dönük bir müfredatın uygulanması doğal olarak da klasik anlamdaki ödevleri engelleyecek ve böylece de bu şekilde bir genelgeye ihtiyaç kalmayacaktır. Tekeri patlak bir otomobille giderken arabanın başka aksamlarını eleştirmek için henüz çok erken diye düşünüyorum. Öğrencileri de sisteme dahil edebileceğimiz ve "öğrenciye rağmen" bir eğitim-öğretim yapmayacağımız gün inanıyorum ki, gelecekte bizi daha güzel ve aydınlık günler bekliyor olacaktır.
Her şeye rağmen ödev şimdilik şart görünüyor.
Öğretmenlerimiz ödev veremiyor olabilir. Ama bu ailelerin ya da çocukların bizzat takip yapmayacağı anlamına gelmiyor. 2 hafta uzun bir zaman. Sadece dinlenmek ikinci dönemin başından da 1-2 haftanın kaybolmasına neden olacaktır. Nasıl ki futbolcular devre arasında kamp yapıp antrenmalarına devam ediyorlar. Öğrencilerin de dönem arasında hem çalışarak hem de dinlenerek vakit geçirmelerini tavsiye ediyorum.
Sedat YILMAZ
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
8 Ocak 2016 Cuma
Üniversite Seçiminde Hedefin Önemi Üzerine
Ülkemizde öğrencilerin -maalesef- neredeyse tamamı üniversite sınavına girdikten sonra aldıkları puanlara göre okuyacakları bölümleri seçiyor ya da tamamen ne seçeceğini bilmeden kendilerine bir hedef belirleyerek o bölüme uygun bir çalışma sergiliyorlar. Öğrenci, gelecekte ne yapacağı mesleğin gerektirdiği yetkinlikleri biliyor ne de kendisinin de mesleğe uygun yeteneklere sahip olup olmadığını anlamadan, alelacele mesleği seçmek durumunda kalıyor ve bunun sonucunda da gelecekteki "mutsuz" ve "başarısız" bireyler olarak karşımıza çıkıyor.
Peki, "Hedef" Nasıl Belirlenir?
Öncelikle, kendinize şu soruları sormanızı istiyorum.
Ben "Ne İş" yapmak istiyorum?
Daha sonra,
Bu işi neden yapmak istiyorum?
Devamında,
Bu işi yapmak için ne gibi yeteneğe, bilgiye sahip olmam gerekli?
Bu sorduğum sorular ışığında, başta kendiniz olmak üzere karşınızda alanının uzmanı olduğunu varsaydığınız birisini ikna edecek biçimde, yazılı olarak soruları cevaplayınız.
Uzun bir yazı olmasına gerek yok. Yeter ki "ikna" edebilin.
Eğer bu sorulara tatmin edici cevaplar verebiliyorsanız, ( hatta daha da ötesi mesleği yapan birisine yazdığınız yazıyı gösterin ve fikrini alın. Bakın bakalım o kişiyi de ikna edebiliyor musunuz? ) O zaman işte, siz hazırsınız demektir-ki emin olun- işin zor kısmını çoktan hallettiniz.
Şimdi, gelelim 2. kısma; "üniversiteler ve bölüm" seçimine,
Alt alta 10 üniversite ve bu alanı yapabileceğiniz bölümleri sıralayınız.
1. İstanbul Üniversitesi Hukuk 1. Öğretim Başarı Sıralaması: ...., ......
2.1. İstanbul Üniversitesi Hukuk 2. Öğretim Başarı Sıralaması: ...., ......
3. Marmara Üniversitesi Hukuk 1. Öğretim Başarı Sıralaması: ....., ......
...
Bu şekilde bir sıralama yaptıktan sonra,
Bu sıralamayı yakalamanız için sizin aşağı yukarı kaç net yapmanız gerektiğini hesaplayın, bir kaç farklı planınız olsun.
Plan A
Türkçe ..... net
Sosyal ...... net
Matematik ...... net
Fen ..... net
Plan B
Türkçe ..... net
Sosyal ...... net
Matematik ...... net
Fen ..... net
Plan C
...
Gelelim 3. aşamaya, "ben kaç net yapıyorum?"
Mevcut denemeden yaptığınız netleri sıralayın,
Türkçe ..... net
Sosyal ...... net
Matematik ...... net
Fen ..... net
Yukarıdaki hedef çizelgesinde nerede olduğunuz gördükten sonra, hedefinize uzaksanız "acil eylem" planı oluşturabilir, şayet hedeflerinizi yakalamış durumdaysanız performansı korumak adına bir takım önlem çabası içine girebilirsiniz. ( günlük soru çözme hedefleri, kitap bitirme hedefleri vs.)
Tüm bu saymış olduğum işlemi yapacak bir öğrencinin kazanmama ve başaramama ŞANSI bulunmuyor. Her zaman söylediğim gibi yaptığı işi "PROFESYONEL" yapan öğrenciler kazanacaktır.
Peki, "Hedef" Nasıl Belirlenir?
Öncelikle, kendinize şu soruları sormanızı istiyorum.
Ben "Ne İş" yapmak istiyorum?
Daha sonra,
Bu işi neden yapmak istiyorum?
Devamında,
Bu işi yapmak için ne gibi yeteneğe, bilgiye sahip olmam gerekli?
Bu sorduğum sorular ışığında, başta kendiniz olmak üzere karşınızda alanının uzmanı olduğunu varsaydığınız birisini ikna edecek biçimde, yazılı olarak soruları cevaplayınız.
Uzun bir yazı olmasına gerek yok. Yeter ki "ikna" edebilin.
Eğer bu sorulara tatmin edici cevaplar verebiliyorsanız, ( hatta daha da ötesi mesleği yapan birisine yazdığınız yazıyı gösterin ve fikrini alın. Bakın bakalım o kişiyi de ikna edebiliyor musunuz? ) O zaman işte, siz hazırsınız demektir-ki emin olun- işin zor kısmını çoktan hallettiniz.
Şimdi, gelelim 2. kısma; "üniversiteler ve bölüm" seçimine,
Alt alta 10 üniversite ve bu alanı yapabileceğiniz bölümleri sıralayınız.
1. İstanbul Üniversitesi Hukuk 1. Öğretim Başarı Sıralaması: ...., ......
2.1. İstanbul Üniversitesi Hukuk 2. Öğretim Başarı Sıralaması: ...., ......
3. Marmara Üniversitesi Hukuk 1. Öğretim Başarı Sıralaması: ....., ......
...
Bu şekilde bir sıralama yaptıktan sonra,
Bu sıralamayı yakalamanız için sizin aşağı yukarı kaç net yapmanız gerektiğini hesaplayın, bir kaç farklı planınız olsun.
Plan A
Türkçe ..... net
Sosyal ...... net
Matematik ...... net
Fen ..... net
Plan B
Türkçe ..... net
Sosyal ...... net
Matematik ...... net
Fen ..... net
Plan C
...
Gelelim 3. aşamaya, "ben kaç net yapıyorum?"
Mevcut denemeden yaptığınız netleri sıralayın,
Türkçe ..... net
Sosyal ...... net
Matematik ...... net
Fen ..... net
Yukarıdaki hedef çizelgesinde nerede olduğunuz gördükten sonra, hedefinize uzaksanız "acil eylem" planı oluşturabilir, şayet hedeflerinizi yakalamış durumdaysanız performansı korumak adına bir takım önlem çabası içine girebilirsiniz. ( günlük soru çözme hedefleri, kitap bitirme hedefleri vs.)
Tüm bu saymış olduğum işlemi yapacak bir öğrencinin kazanmama ve başaramama ŞANSI bulunmuyor. Her zaman söylediğim gibi yaptığı işi "PROFESYONEL" yapan öğrenciler kazanacaktır.
3 Ocak 2016 Pazar
Başarının Altın Anahtarı :"Network"
Bugünlerde çok sık duyduğumuz bir sözcük: "Network"
Network dilimize "ağ" olarak çevrilmiştir.
Peki, gerçek manada ne demek network? Bizim ne işimize yarar?
Atalarımızın bu konuyla ilgili aslında çok yerinde bir sözü bulunmaktadır : "Bir elin nesi var iki elin sesi var."
Siz ne kadar güçlü olursanız olun, artık çağımız bireysel çalışmayı değil grup çalışmasını zorunlu kılıyor. Bireysel çalışanlar adeta kaybetmeye mahkum. Bakın büyük şirketlere, arkalarında çok güçlü bir "ağ"ları bulunmakta.
Sizlere geçen hafta katıldığım bir seminerden aldığım notları paylaşmak istiyorum.
UPS Kargo, Orta Doğu ve Asya Sorumlusu Kasım Engür Bey'in seminerinden,
kendisi başarının sırrını, kendi geldiği yeri ve pozisyonun önemini anlattığı bu seminerde gençlere bir takım ipuçları vermeyi de ihmal etmedi. Şimdi size öne çıkan bir başlığı paylaşmak istiyorum.
1. Çağımızın zekası IQ değil EQ'dur.
Çağımızda artık empatisi güçlü olan bireyler kazanacaktır. Karşıdaki ne istiyor? Bunu anlayan, ihtiyaca cevap verebilenlerin yüzyılı adeta. Problem çözebilen hatta daha da ötede "problemi fark eden" birey aranıyor. İş başvurularında artık diploma ya da aldığınız sertifikalar ikinci öneme sahip. Sizlerden istedikleri bir problem karşısında üreteceğiniz çözüm yolları. Hatta daha da ileri bir aşama olan "problemi fark etme" safhası.
Şöyle basit bir örnekle durumu ifade etti kendisi,
Problem: "Ekmek yok"
Çözüm: "Ekmek fırınına gidilmeli."
Çözüm Yolu: " Karşı caddede bulunan ekmek fırınına gidilebilir."
Şimdi, başlangıç seviyesinde olanların, çözüm yolu sunulduğunda çözüme gitmeleri beklenir. Bu insanların, aranan eleman olmadığını, sadece kuru kalabalıklar oluşturduklarını ve çok rahat yerlerinin değiştirilebileceğini ifade etti.
İkinci aşamada çözüm yolunu kendisini fark edip sadece hangi fırına gideceğini bilemeyenler için, bunların da yerlerinin doldurulabileceğini ve gelecekte çok ciddi hedefi olanların bulunmak istemeyecekleri bir aşama olduğunu ekledi.
Son aşamada yani problem aşamasında bireylerin problemi verdiklerinde çözüm ve çözüm yolu üretebileceklerini söyledi. Bu insanlar geçen yüz yıla kadar en çok aranan çalışan profiliymiş. Artık günümüzde, bu aşamanın da bir ötesi olan "N'aber?" aşamasından bahsetti. Problemi, çözümü ve çözüm yolunu bulabilen bireylere olan ihtiyaç.
Sanırım, ne demek istediğim anlaşılmıştır. Size hiç bir okul ya da kurum problemi fark etmeyi öğretemeyecektir. Okullar sizlere sadece mevcut bilgileri aktaran kurumlardır. Ve verecekleri de sadece birer diplomadır. Gerisi sizin şahsi gayretiniz ve başarınızdır.
2. Farklı olanı isteyin, farklı olana talip olun.
Elinizin altında her türlü imkan bulunmakta, internet bunların başını çekiyor. Sadece sosyal ağlarda zaman harcamayın. Merak edin. Neyi olursa olsun merak edin. Mesela "Güney Afrika Cumhuriyet'inin Para Birimini" merak edin ya da "Yeni Zelanda'da hangi diller konuşulur?" merak edin. Bu merak size, bir takım kapılar açacaktır. Yapmak istediğiniz işi ya da gelecekte olacağınız kişiyi belirlemekte size yeni bir takım ufuklar kazandıracaktır. Farklı haber sitelerini okuyun, bloglar takip edin hatta daha da ilerisi siz bir şeyler yazın, paylaşın.
3. Bir hobiniz olsun. Size artı değer katacak bir takım faaliyetler içerisine girin.
Çağımızdaki insanlar maalesef tek tip olarak yetişiyor. Başarıyı sadece girdikleri sınavlarda arıyorlar. Bu insanların gelecekte istediklerini elde edebileceğinden şüpheliyim. Çünkü yığınlar arasında, ortaya bir takım farklılık koyamayacaksanız, sizin ne değeriniz olacak ki? Bu soruyu kendinize bir defa sorun lütfen : "Ben gelecekte ne olmak istiyorum.?"
4. Türkiye dışında da ülkelerin olduğunu unutmayın.
Çok uluslu şirketlerde yer almak sanıldığı kadar da zor değil. Hele de o şirketlerde yönetici olmak sanılanın aksine daha ulaşılabilir bir durum. Yabancı dil olmazsa olmaz elbette. Bunun dışında karar verebilme yetisi aranan özelliklerden birisi, risk alabilen bireyler aranıyor. Risk alabilen ve bu risklerin gerektirdiklerini göğüsleyebilen. Biz, Türkiye'de yaşayanların bu konuda diğer ülkelerin insanlarına göre daha cesur olduğumuzu ifade eden Engür, gelecekte bu başarıları hedefleyenleri çok daha başarılı olacağına inandığını vurguladı.
Konuşmasından öne çıkan notlarım bunlardı. Kendisine verdiği bu değerli öğütler için -özellikle- teşekkürlerimi iletiyorum.
Network dilimize "ağ" olarak çevrilmiştir.
Peki, gerçek manada ne demek network? Bizim ne işimize yarar?
Atalarımızın bu konuyla ilgili aslında çok yerinde bir sözü bulunmaktadır : "Bir elin nesi var iki elin sesi var."
Siz ne kadar güçlü olursanız olun, artık çağımız bireysel çalışmayı değil grup çalışmasını zorunlu kılıyor. Bireysel çalışanlar adeta kaybetmeye mahkum. Bakın büyük şirketlere, arkalarında çok güçlü bir "ağ"ları bulunmakta.
Sizlere geçen hafta katıldığım bir seminerden aldığım notları paylaşmak istiyorum.
UPS Kargo, Orta Doğu ve Asya Sorumlusu Kasım Engür Bey'in seminerinden,
kendisi başarının sırrını, kendi geldiği yeri ve pozisyonun önemini anlattığı bu seminerde gençlere bir takım ipuçları vermeyi de ihmal etmedi. Şimdi size öne çıkan bir başlığı paylaşmak istiyorum.
1. Çağımızın zekası IQ değil EQ'dur.
Çağımızda artık empatisi güçlü olan bireyler kazanacaktır. Karşıdaki ne istiyor? Bunu anlayan, ihtiyaca cevap verebilenlerin yüzyılı adeta. Problem çözebilen hatta daha da ötede "problemi fark eden" birey aranıyor. İş başvurularında artık diploma ya da aldığınız sertifikalar ikinci öneme sahip. Sizlerden istedikleri bir problem karşısında üreteceğiniz çözüm yolları. Hatta daha da ileri bir aşama olan "problemi fark etme" safhası.
Şöyle basit bir örnekle durumu ifade etti kendisi,
Problem: "Ekmek yok"
Çözüm: "Ekmek fırınına gidilmeli."
Çözüm Yolu: " Karşı caddede bulunan ekmek fırınına gidilebilir."
Şimdi, başlangıç seviyesinde olanların, çözüm yolu sunulduğunda çözüme gitmeleri beklenir. Bu insanların, aranan eleman olmadığını, sadece kuru kalabalıklar oluşturduklarını ve çok rahat yerlerinin değiştirilebileceğini ifade etti.
İkinci aşamada çözüm yolunu kendisini fark edip sadece hangi fırına gideceğini bilemeyenler için, bunların da yerlerinin doldurulabileceğini ve gelecekte çok ciddi hedefi olanların bulunmak istemeyecekleri bir aşama olduğunu ekledi.
Son aşamada yani problem aşamasında bireylerin problemi verdiklerinde çözüm ve çözüm yolu üretebileceklerini söyledi. Bu insanlar geçen yüz yıla kadar en çok aranan çalışan profiliymiş. Artık günümüzde, bu aşamanın da bir ötesi olan "N'aber?" aşamasından bahsetti. Problemi, çözümü ve çözüm yolunu bulabilen bireylere olan ihtiyaç.
Sanırım, ne demek istediğim anlaşılmıştır. Size hiç bir okul ya da kurum problemi fark etmeyi öğretemeyecektir. Okullar sizlere sadece mevcut bilgileri aktaran kurumlardır. Ve verecekleri de sadece birer diplomadır. Gerisi sizin şahsi gayretiniz ve başarınızdır.
2. Farklı olanı isteyin, farklı olana talip olun.
Elinizin altında her türlü imkan bulunmakta, internet bunların başını çekiyor. Sadece sosyal ağlarda zaman harcamayın. Merak edin. Neyi olursa olsun merak edin. Mesela "Güney Afrika Cumhuriyet'inin Para Birimini" merak edin ya da "Yeni Zelanda'da hangi diller konuşulur?" merak edin. Bu merak size, bir takım kapılar açacaktır. Yapmak istediğiniz işi ya da gelecekte olacağınız kişiyi belirlemekte size yeni bir takım ufuklar kazandıracaktır. Farklı haber sitelerini okuyun, bloglar takip edin hatta daha da ilerisi siz bir şeyler yazın, paylaşın.
3. Bir hobiniz olsun. Size artı değer katacak bir takım faaliyetler içerisine girin.
Çağımızdaki insanlar maalesef tek tip olarak yetişiyor. Başarıyı sadece girdikleri sınavlarda arıyorlar. Bu insanların gelecekte istediklerini elde edebileceğinden şüpheliyim. Çünkü yığınlar arasında, ortaya bir takım farklılık koyamayacaksanız, sizin ne değeriniz olacak ki? Bu soruyu kendinize bir defa sorun lütfen : "Ben gelecekte ne olmak istiyorum.?"
4. Türkiye dışında da ülkelerin olduğunu unutmayın.
Çok uluslu şirketlerde yer almak sanıldığı kadar da zor değil. Hele de o şirketlerde yönetici olmak sanılanın aksine daha ulaşılabilir bir durum. Yabancı dil olmazsa olmaz elbette. Bunun dışında karar verebilme yetisi aranan özelliklerden birisi, risk alabilen bireyler aranıyor. Risk alabilen ve bu risklerin gerektirdiklerini göğüsleyebilen. Biz, Türkiye'de yaşayanların bu konuda diğer ülkelerin insanlarına göre daha cesur olduğumuzu ifade eden Engür, gelecekte bu başarıları hedefleyenleri çok daha başarılı olacağına inandığını vurguladı.
Konuşmasından öne çıkan notlarım bunlardı. Kendisine verdiği bu değerli öğütler için -özellikle- teşekkürlerimi iletiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bir Eşit Ağırlık Öğrencisi Olarak Matematik Dersiyle Olan Sınavım :)
Bu başlığı açmamın temel sebebi, yıllardır gerek derslerine girdiğim öğrencilerim olsun gerek özelden bana mail, whatsapp mesajı vs. ile mes...
-
Şahsıma gelen sorulardan hareketle birkaç konuyu aydınlatmak gerektiğini düşünüyorum. Önümüzdeki YGS-LYS sınavlarında değişen bir takım pua...
-
Başlıkta kullanmış olduğum mütevazi ifadesi, sanmayın ki anlatacağım kişinin başarısınadır. Bir ironi yapmak istedim sadece, çünkü size 10 ...
-
Bu başlığı açmamın temel sebebi, yıllardır gerek derslerine girdiğim öğrencilerim olsun gerek özelden bana mail, whatsapp mesajı vs. ile mes...